top of page

Kirchhoff, Çakralara Karşı

Yazarın fotoğrafı: Burcu Karakulak
Burcu Karakulak
14 Eki
6 dakikada okunur

Bir tarafta Kirchhoff, diğer tarafta çakralar —

Çakra haritası hangi arazi için çizilmişti?

İlk yazıda bir devre şemasının gerçek devrenin kendisi olmadığını konuşmuştuk. Kâğıt üzerindeki direnç, masanın üzerindeki direnç değil. Yine de o basitleştirilmiş çizim sayesinde gerçek devredeki ilişkileri anlayabiliyor, hesap yapabiliyor, bir şeyleri öngörüp tasarlayabiliyoruz.

Oradan bir soruyla ayrılmıştık:

Çakra haritası neyi modellemek için çizilmişti?

Şimdi o sorunun peşine düşelim. Ama önce bir itirafta bulunayım: Sorunun içinde bile küçük bir tuzak var. Sanki birileri bir gün oturup hepimizin bildiği yedi çakralı haritayı keşfetmiş ve gerçeği ortaya dökmüş, sonrasında da bütün yoga gelenekleri aynı haritayı kabul edip kullanmış gibi bir ön kabul var soruda.

Oysa hikâye pek de öyle değil.


Bugün bir yoga stüdyosunda, kitapta ya da sosyal medyada çakra görselleri hemen hemen birbirinin aynısı. Tasarım farkları olsa da, bilgi açısından şu şekildeler:

Omurganın tabanından başın tepesine doğru sıralanan yedi merkez. Kırmızıdan mora uzanan bir gökkuşağı. Her merkezin bir adı, bir rengi, bir mantrası, bir bedensel bölgesi, bir psikolojik teması var.

O kadar tanıdık ki bunun tek ve doğru çakra sisteminin kendisi olduğunu - farketmeden - kabul ediveriyoruz.

Ama tarihsel kaynaklara baktığımızda tek bir “doğru” ile karşılaşmıyoruz. Tantrik Hindu ve Budist geleneklerde farklı sayıda merkez, farklı yerleşimler ve farklı uygulama düzenleri var.

Örneğin Hevajra Tantra dört merkezli bir düzen tarif ediyor. Pūrṇānanda'nın 16. yüzyılda kaleme aldığı Ṣaṭcakranirūpaṇa da adından anlaşılacağı gibi altı çakra (sat: altı) anlatıyor. Sahasrāra, yani bin yapraklı lotus, bu anlatıda altı merkezin üzerindeki özel konumuyla yer alıyor, bazı eğitimlerde onun bir çakra olmadığını duymuş olabilirsiniz. 

Yani bugün “yedi çakra” diye bildiğimiz düzenin tarihsel dayanakları var; fakat bu düzen, geçmişteki bütün çakra öğretilerinin ortak ve değişmez doğrusu değil.

İlk duyduğumda bu benim mühendis kafam için hayal kırıklığı yaratmıştı, ne demek tek bir doğru yok, neyse doğrusu, onu bulup öğrenmeliyim zira. Çünkü ilk yazıda (buradan okuyabilirsin) modelin, belirli bir amaç için gerçekliğin bazı ilişkilerini seçip görünür kıldığını konuşmuştuk. Burada ise farklı geleneklerin farklı haritalarla çalıştığını görüyoruz.

Haritalar farklıysa, hangisine güvenebiliriz? Bir nefes alıp verelim ve gelin önce hangi soruya cevap vermek için çizildiklerine bakalım.


Çakralar da nereden çıktı?

Sanskrit cakra sözcüğü, en temel anlamıyla tekerlek ya da çark demek. Ama bir sözcüğün sözlük anlamını bilmek, onun belirli bir gelenekte neyi ifade ettiğini anlamaya yetmiyor.

Çakraları yalnızca “bedende bulunan enerji merkezleri” diye tanımladığımızda da benzer bir şey oluyor. Bugün sık kullandığımız bu ifade, tarihsel sistemlerin içerdiği bütün ilişkileri anlatmıyor.

Bazı tantrik çakra düzenlerinde bir merkez; lotusuyla, yapraklarıyla, Sanskrit harfleriyle, mantrasıyla, elementiyle, tanrısal figürleriyle ve belirli görselleştirmelerle birlikte ele alınıyor. Çakralar nāḍīler, kuṇḍalinī ve başka ince (süptil) beden kavramlarıyla ilişkili olarak anlatılıyor. Bunlar, uygulayıcının üzerinde çalıştığı bütünlüklü bir düzenin parçaları.

Bir an için alıştığımız görseli düşünelim.

Mūlādhāra'nın üzerine kırmızı bir daire koyup yanına “güvenlik” yazıyoruz. Bu, bugün bir meditasyon çalışması için anlamlı bir başlangıç olabilir. Ama tarihsel bir metindeki Mūlādhāra tasvirini bununla sınırlayamayız.

Orada lotus var. Yapraklar var. Harfler, elementler, mantralar, tanrısal figürler var.

Ve bütün bunlar yalnızca bir şeyi anlatmak için değil, belirli uygulamalarda kullanılmak için de oradalar.

İşte bence burada devre şeması benzetmemiz hem işe yarıyor hem de sınırına yaklaşıyor.

Çünkü bir çakra şeması, yalnızca “bedenin içinde ne nerede bulunur?” sorusuna cevap veren bir çizim olmayabilir. Aynı zamanda uygulayıcının dikkatini, görselleştirmesini ve pratiğini düzenleyen bir yapı olabilir.

Yani harita, yalnızca bakılan bir şey değil; kendisiyle çalışılan bir araç.


Bugünkü harita nasıl oluştu?

Şimdi hikâyenin başka bir katmanına geçiyoruz.

Pūrṇānanda'nın Ṣaṭcakranirūpaṇa metni, Arthur Avalon adıyla yazan John Woodroffe'un 1919'da yayımladığı The Serpent Power sayesinde İngilizce okuyan çevrelerde geniş bir dolaşıma girdi, yani batıya ulaştı. Bu, çakra öğretilerinin modern aktarımında önemli duraklardan biri oldu.

Ama bugün tanıdığımız çakra posteri, bu metnin doğrudan ve değişmeden bugüne ulaşmış hali bile değil.

19. yüzyılın sonlarından itibaren Teozofi çevreleri, Batı ezoterizmi, renk terapisi, psikoloji ve daha sonra kişisel gelişim yaklaşımları çakraların yorumlanmasında etkili oldu. C. W. Leadbeater'ın 1927 tarihli The Chakras kitabı da bu dönüşümün önemli kaynaklarından biri.

Burada özellikle renkler meselesini seviyorum.

Çünkü geleneksel metinlerde renkler yok değildi. Vardı. Ama bir çakranın lotusunun, yapraklarının ya da element sembolünün renklerinden söz etmek başka; bütün çakraları aşağıdan yukarıya kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, indigo ve mor olarak sıralamak başka.

Bugün çok doğal bulduğumuz gökkuşağı düzeni, tarihsel metinlerin tamamından çıkan değişmez bir liste değil. Modern çakra sisteminin oluşum sürecinde yerleşen bir eşleştirme.

Bir eğitim esnasında öğrencimiz sormuştu: “Hocam, siz de renklerin enerjetik etkileri olduğuna inanıyor musunuz?” Burada da yanıt vermiş olayım, benim inanmam veya inanmamam kimseye referans olmasın, ancak bir mimar, bir grafiker, bir moda tasarımcısı sizce renkleri rastgele mi seçiyor? Renklerin bir fark yaratmadığı bir dünyada renklere yer olur muydu?

Aynı şey psikolojik özellikler için de geçerli.

Kök çakra güvenlik, sakral çakra yaratıcılık, solar pleksus kişisel güç, kalp sevgi, boğaz iletişim...

Bunlar günümüzde oldukça yaygın eşleştirmeler. Fakat bu listeyi yüzlerce yıl önce yazılmış tantrik metinlerin içinde bulamıyoruz.

Kurt Leland'ın modern Batı çakra sisteminin gelişimini incelediği araştırması, bugün birlikte gördüğümüz renk, fizyolojik eşleştirme ve psikolojik özellik katmanlarının farklı dönemlerde, farklı kişiler ve akımlar aracılığıyla bir araya geldiğini gösteriyor. Bugün yoga eğitimlerinde çakralar konusunda bir referans yazar olan Anodea Judith de kitaplarında anlattıklarının pek çoğunu kendi kişisel deneyimleri ile keşfettiğini açıklıyor. Başka türlüsü nasıl mümkün?

Bunu öğrenmek, evet beni ilk bakışta sarsmış, sanki ayağımın altındaki zemini oynatmıştı, ama bugün bu bilgi benim için modern çakra yorumunu değersizleştirmiyor, tam tersine daha da işlevsel hale getiriyor. Bu ona siyah-beyaz, doğru-yanlış ikilikleri ile çalışan bir çocuk zihni ile değil de nüanslara tahammülü olan yetişkin zihni ile bakmam sayesinde mümkün oluyor.

Bir yaklaşımın eski olması onu kendiliğinden doğru yapmadığı gibi, yeni olması da kendiliğinden işe yaramaz yapmıyor. Mutlak olmasına da ihtiyaç duymuyorum.

Çünkü “Bu geleneksel metinde böyle anlatılıyor ve doğru budur” ile “Ben bu sembolü bugün böyle yorumlayıp pratiğimde bu şekilde kullanıyorum” farklı cümleler. İkincisi, bireysel deneyimi hakettiği yere konumlandırıyor. Bu öğretiyi alıp new age taleplerle yoğurarak bozmak, tüketim/kaçış/satış unsuru haline getirmek demek de değil, samimi olarak onla hemhal olup kendiliğinde araştırmak demek.


Bir de bedeni keserek açtık baktık (anatomiyi ne çok sevdiğimi bilen bilir) ama içinde çakraları göremedikçiler var, gördük deseler akıl sağlıklarından hepimiz şüphe ederdik zaten.


Öncelikle modelde çakraların enerji bedende yer aldığını hatırlayalım, batıda mekanik tıpta kendisiyle çalışmaya daha yatkın olduğumuz besin bedende değil. Yine de modern yorumlarda çakralar bazen sinir pleksuslarıyla, bazen endokrin bezleriyle eşleştiriliyor.

Bu eşleştirmelerin de bir tarihi var. Özellikle modern Batı çakra sisteminin gelişiminde anatomi ve fizyolojiyle bağlantı kurma çabası belirginleşiyor. 

Ama bir sembolik ya da meditatif merkezin tiroit beziyle ilişkilendirilmesi, ikisinin biyolojik olarak aynı yapı olduğunu göstermiyor.

Mesela Viśuddha üzerine çalışırken ifade etme, susma, kendini duyurma gibi temaları ele alabilirim. Bu, modern bir meditasyon yorumu olarak anlamlı olabilir.

Ama buradan “Viśuddha'daki blokaj tiroit hastalığına neden olur” sonucuna geçersem artık bambaşka bir iddiada bulunmuş olurum.

İlk yazıdaki soruyu hatırlayalım:

Bu model, ne için ve hangi koşullarda yeterince iyi?

Bir haritayı içsel deneyim üzerine düşünmek için kullanmakla, aynı haritadan tıbbi bir neden-sonuç açıklaması üretmek aynı şey değil. İkinci iddia, tıbbın ve biyolojinin kanıt ölçütleriyle sınanmak zorunda.

Bence bir modeli ciddiye almak, onun sınırlarını da ciddiye almak demek.


O halde çakra sistemini nasıl okuyalım?

Bu noktada tek bir çakra teorisinden söz etmek yerine, çakralarla ilgili tarihsel ve modern sistemlerden söz etmek bana daha doğru geliyor.

Her birinin oluştuğu bağlam, kullandığı semboller ve uygulama amacı farklı olabiliyor.

Bu yüzden bir çakra çalışmasına başlamadan önce birkaç soru sormak istiyorum:

Hangi geleneğin haritasını kullanıyorum?

Bu harita neyi tarif etmek, neyi deneyimlemek ya da hangi uygulamayı gerçekleştirmek için kullanılmış?

Bugün ona eklediğim yorumların hangileri tarihsel kaynaklardan, hangileri modern yaklaşımlardan geliyor?

Ve en önemlisi: Kendi deneyimime açıkça, yargısız, neyse o diyerek bakıyor muyum, yoksa deneyimimi haritanın söylediklerine uydurmaya mı çalışıyorum?

Çünkü ilk yazıda laboratuvardaki devre için söylediğimiz şey burada da benim için değerli:

Sonuç beklediğimiz gibi çıkmadığında gerçekliği modele uydurmaya çalışmayız.

Bir çakraya dikkati getirdiğimde kitapta yazan duyguyu hissetmek zorunda değilim. Belirli bir rengi görmek, belirli bir duyum yaşamak, belirli bir dönüşüm geçirmek zorunda değilim.

Harita bana bir yön önerebilir.

Ama neyle karşılaştığımı anlamak için yine deneyimime bakmam gerekir.

Burada önemli bir farkı da koruyalım: Elektrik devresiyle çalışırken kullandığımız ölçüm ve doğrulama yöntemleriyle, meditasyondaki öznel deneyimi değerlendirme yöntemleri aynı değil. İki alanı bilimsel açıdan eşitlemiyorum. İlk yazıdan buraya taşıdığım şey, model ile deneyim arasındaki ilişkiye dair bir düşünme alışkanlığı.

Bu alışkanlık, yoga pratiğinde de bana iyi geliyor.

Haritadan pratiğe

Peki bütün bu tarihsel bilgiyi öğrendikten sonra ne yapacağız?

Çakraların sayısını, renklerini, metinlerdeki farklılıklarını bilmek güzel. Ama yoga benim için yalnızca hakkında bilgi topladığım bir akademik alan değil. Aynı zamanda uyguladığım, deneyimlediğim, kendime baktığım bir alan.

Bir çakraya dikkati getirdiğimizde aslında ne yapıyoruz?

Bedendeki bir noktaya mı bakıyoruz?

Zihnimizde bir sembol mü canlandırıyoruz?

Yoksa o sembolün yardımıyla bedenimizde, zihnimizde, davranışlarımızda ortaya çıkan bir şeyle mi yüzleşiyoruz?

Bu sorunun peşinden giderken iki âşıkla karşılaşacağız:

Şiva ve Şakti.

Bazı Haṭha Yoga geleneklerinde kuṇḍalinī Śakti'nin yükselişi ve Śiva ile birleşmesi, uygulamanın önemli anlatılarından biri. Şiva, eril unsur, Şakti dişil. Ama bu aşıkların kavuşması ne demek? İki ayrı ve zıt kutbun bir araya gelmesi ve ta taaaa büyük çarpışma.

Ve ilk yazıdan beri peşimizi bırakmayan o soruyu burada bir kez daha sorabiliriz:

Şiva ile Şakti'nin ilişkisini de bilinci ve deneyimi anlamak için bir model olarak okuyabilir miyiz?

Belki de meditasyonda dikkatimizi bir çakraya getirdiğimizde olan şey, sandığımızdan daha sade bir karşılaşmadır.

Ama o, bir sonraki yazının konusu.

Bir mistik aşk bu kadar basit olabilir mi?


 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


yogininevi

maltepe - ritim istanbul

+90 530 257 26 23

merhaba@yogininevi.com

​

Yogininevi ile Yol Arkadaşlığı
Yatırım, iş ortaklığı, sponsorluk ve franchise olanaklarıyla ilgileniyorsanız, sizi tanımayı çok isteriz.
📩 merhaba@yogininevi.com

  • Instagram
bottom of page